SAHİH HADİSLERDEN BAZILARI


 
1-“Ümmetimden bir taife kıyamet gününe kadar hak üzere savaşarak (Allah’ın yolunda cihad ederek) muzaffer olmakta devam edecektir. Nihayet Meryem’in oğlu İsa aleyhisselam (yeryüzüne) iner ve Müslümanların emiri (Mehdi aleyhisselam) ona:

−Gel bize namaz kıldır, der.

Bunun üzerine İsa aleyhisselam:

−Hayır, Allah’ın bu ümmete bir ikramı olarak sizin bir kısmınız diğerleriniz üzerine emirlersiniz, buyurur.”

Ahmed bin Hanbel Müsned 14726, 15129, Müslim 1923/173, Ebu Davud 2484, Hâkim 4/480, Albani Silsiletu’l-Ehadîsi’s-Sahiha 1959





2-Ebu Hureyre (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:

“Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):

‘Dul kadınların ve bir günlük geçimleri olmayan fakirlere yardım eden kimse, Allah yolunda cihad eden veya gündüz oruç tutup, gece namaz kılan kimse gibidir’ buyurdu.”

Buhari 13/6002, Müslim 2982/41, Tirmizi 2035, Nesei






3-Ebu Said el-Hudrî (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:

“Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):

‘Şüphesiz ki sizler, kendinizden önce gelen milletlerin yoluna karışı karışına, arşını arşınına muhakkak uyacaksınız! O kadar ki şayet onlar bir kelerin deliğine girseler, siz de muhakkak onların arkasından gideceksiniz!’ dedi.

Biz:

−Ey Allah’ın Rasulü! Bunlar Yahudilerle Hristiyanlar mıdır? diye sorduk.

Allah Rasulu (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):

−‘Başka kim olacak!’ buyurdu.”

Müslim 4822







4-Cabir (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:

“Biri muhacirlerden, diğeri Ensar’dan olmak üzere iki çocuk kavga ettiler. Bunun üzerine muhacir yahut Muhacirler:

–Yetişin ey Muhacirler! diye nida etti.

Ensarî de:

–Yetişin ey Ensar!, diye nida etti.

Buna müteakiben Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem), (evinden dışarı) çıkarak:

–‘Nedir bu? Cahiliyet halkı davası mı?’ diye sordu.

Sahabeler:

–Hayır, ya Rasulullah! Öyle bir şey yoktur! Yalnız şu iki çocuk kavga ettiler de biri, diğerinin arkasına vurdu, dediler.

Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):

–‘O halde bir sakınca yoktur. Kişi, zalim de olsa, mazlum da olsa, kardeşine yardım etsin! Eğer (kardeşi) zalimse, onu (yapmış olduğu kötü şeyden) men etsin! Kuşkusuz ki bu, onun için bir yardımdır. Eğer (kardeşi) mazlum ise, ona yardım etsin!’ buyurdu.”


Müslim 2584/62, Tirmizi 2356

Devamını oku

SAHİH HADİS NEDİR?

Adalet ve zabt özelliklerini taşıyan râvîler tarafından muttasıl bir isnatla rivâyet edilen, şaz ve illetli olmayan hadislere denir. Bu tarife göre sahih hadiste şu beş şartın bulunması gerektiği anlaşılmaktadır. 
Senedi muttasıl olmalıdır. Yani baştan sona kadar senette bulunan her râvînin, hadisi bizzat hocasından görüşerek almış olması gerekir. Bu durum hadisin kesin rivâyet sıygaları ile aktarılmasını zorunlu kılar. Kesin rivâyet sıygaları, hadisin beş duyu ile alındığını ifade eden lafızlardır. 
Râvîler adaletli olmalıdırlar. Adalet, râvînin her türlü günahtan ve mürüvvete aykırı olan hallerden uzak olması demektir. Buna göre râvî takvalı olmalıdır. Her türlü şirk, fısk, bid'at ve küçük günahlardan sakınmalıdır. Muttakî olduğu bilinmeyen râvînin hadisi sahih olmaz. 
Râvîler zabt sahibi olmalıdırlar. Zabt, râvînin gaflet içerisinde olmayıp, uyanık ve dikkatli olması; hadisi ezbere rivâyet ediyorsa istediği anda okuyabilecek ve hatasız aktarabilecek şekilde ezberlemesi; kitaptan rivâyet ediyorsa, hadisi aldığı andan itibaren başkasına aktarana kadar değişikliğe uğratmadan koruyabilmesi; mana ile rivâyet ediyorsa, manayı bozacak durumları bilmesi demektir. Zabt niteliğini taşımayan râvînin hadisi sahih olmaz. 
Hadis şaz olmamalıdır. Şaz hadis, sika bir râvînin, kendisinden daha sika bir râvînin rivâyetine veya kendi derecesindeki birden çok sika râvînin ortak rivâyetlerine aykırı olarak rivâyet ettiği hadisdir. Bu durumda daha güvenilir olan râvînin ya da güvenilir olan râvîlerin ortak rivâyeti tercih olunur. Bunlara aykırı olan şaz rivâyet ise sahih olma özelliğini kaybeder. 
Hadis illetli olmamalıdır. İllet, hadisi çoğu kere zayıflığa götüren, zor anlaşılabilen kusurdur. Bu kusur tespit edilince hadis sahih olmaktan çıkar. İllet hadisin senedinde veya metninde olabilir. İlletli hadise muallel hadis denir. 
Sahih hadisler kendi aralarında ikiye ayrılır; a) Sahih li-zâtihi: Sahih hadiste bulunması gereken şartları en üstün derecede kendisinde taşıyan hadislere denir. Bu tür bir hadisin sıhhati için destekleyici bir isnada ihtiyacı yoktur. b) Sahih li-gayrihi: Sahih hadiste bulunması gerekli olan şartları en üstün derecede kendisinde bulundurmadığından, aslında hasen olduğu halde, başka isnadlarla desteklendiği için sahih rütbesine yükselen hadise denir. Hadislerin bir üst dereceye yükselmeleri şahid ve mütâbî denen destekleyici hadisler sayesinde olur. 
Hadis usulü ilmine göre yukarıda kısaca açıklanan beş şartı taşıyan hadis sahihtir. Bazen bir hadisin sahih olup olmadığı hadisçiler arasında tartışmalı olabilir. Bunun sebebi, sahih hadiste bulunması gereken şartların farklı olarak değerlendirilmesidir. 
Sahih hadisin hükmü: Âlimler, ibadet, muamelat gibi bütün dini hükümlerde sahih hadisin delil olduğunu ve onunla amel etmenin gerekli olduğunu ittifakla kabul etmişlerdir. İnanç esaslarında ancak mütevatir hadis delil olur. 
Sahih hadislerin isnâdında yer alan râvîlerin adalet ve zabt özellikleri ile sıhhatte esas alınan diğer niteliklerin farklı düzeylerde olması nedeniyle, sahih hadisler kendi aralarında derecelendirilmiştir. Sahih hadislerin sıhhatteki üstünlükleri açısından sıralamaları şöyledir: 
Birinci Derece: Buhârî ve Müslim'in birlikte rivâyet ettikleri (muttefekun aleyh olan) hadisler. 
İkinci Derece: Buhârî'nin rivâyet ettiği Müslim'in rivâyet etmediği hadisler. 
Üçüncü Derece: Müslim'in rivâyet edip, Buhârî'nin rivâyet etmediği hadisler. 
Dördüncü Derece: Buhârî ve Müslim'in ortaya koyduğu sıhhat şartlarına uygun olan hadisler. 
Beşinci Derece: Buhârî'nin sıhhat şartlarına uygun olan hadisler. Altıncı Derece: Müslim'in sıhhat şartlarına uygun olan hadisler. Yedinci derece: Buhârî ya da Müslim'in sıhhat şartlarına uygun olmadığı halde, diğer muteber hadis âlimlerince sahih kabul edilerek rivâyet edilen hadisler.
Devamını oku

Ehl-i Sünnet Vel Cemâat ne demektir

Ehl-i Sünnet Vel Cemâat demek; sünnet ve cemâat ehli, yani sünnet ve cemâate bağlı ve ona sahip cıkanlar demektir.
Sünnet, sevgili Peygamberimizin inanç, i’tikad ve amelde izlediği yoldur. Bu yol şüphesiz onun ashâbının da yoludur. Cemâatten maksat ise, Müslümanların coğunluğudur; çünkü, Peygamberimizin ashâbından sonra gelen Müslümanların coğunluğu, ashâbın i’tikadı üzerinde sâbit kaldılar. Bunların inanç ve i’tikadlarından ayrılmadılar.
Ehl-i Sünnet Vel Cemâat, ashâbın, Tâbiîn ve Tebe-i Tâbiînin i’tikad ve inancı üzeredirler. Aynen bunlar gibi inanır, îmân ederler. Işte Ehl-i Sünnet Vel Cemâat bunlardır. Sevgili Peygamberimizin sünneti üzerinde, onun takip ettiği yolda olduklari için, kendilerine bu isim verilmiştir; çünkü Peygamberimiz, ashâbının inancına bağlı kalınmasını emretmiştir. Ehl-i Sünnet Vel Cemâat’e kısaca Ehl-i Sünnet de denir.
Cemâat ehl-i denmelerinin sebebi ise, hak olan i’tikadda Müslümanların coğunluğuyla birlikte oldukları ve onlardan ayrılmadıkları içindir.
Peygamberimizin arkadaşlarına „Ashâb“ ve „Sahâbe“, ashâbdan sonra gelenlere „Tâbiîn“(ashâba bağlı olanlar), bunlardan sonra gelenlerede, “Tebe-i Tâbiîn“(tâbiînlere bağlı olanlar) denir.
Ehl-i Sünnet Vel Cemâat’in benimsedikleri ve kabul ettikleri inancada Ehli Sünnet i’tikadi ve inancı denir. Kısaca söylemek gerekir ise, Ehl-i Sünnet Vel Cemâat sevgili Peygamberimizin ümmetinin coğunluğudur. Bunlar, süphesizki onun ashâbı ve imân esaslarında onlara uyanlardır. Îmânın esas ve temelleri ise, Allâh’a, meleklerine, kitaplarına, Peygamberlerine, Âhiret gününe ve hayır olsun, şer olsun kadere, yani her şeyin Allâh’ın irâdesi ve yaratmasıyla olduğuna inanmaktır.
Ehl-i Sünnet’in en hayırlı ve faziletli (erdemli) olanları, hicrî tarihin ilk üç asrının Müslümanlarıdır. Yani Peygamberimizin ashâbı, Tâbiîn (ashâba bağlı olanlar) ve Tebe-i Tâbiîn (tâbiînlere bağlı olanlar)dır. Imâm Tirmizî ve başkalarının rivayet etmiş oldukları, „Ashâbımı ve ashâbımdan sonra gelenlerle, onlardan sonra gelenleri, sizlere vasiyet ediyorum. Cemâate (Islâm toplumuna, Müslüman toplumuna) sahip olun. (Bu toplumdan kesinlikle ayrılmayın.) Çünkü şeytan, bir kişi ile beraberdir. (Onu aldatıp kandırması kolaydır.) Oysa, iki kişiden uzaktır. Kim Cennetin orta yerini, en seçkin, en güzel semtini istiyor ise, cemâate sahip cıksın. (Müslüman toplumundan ayrılmasın)“ mealindeki hadiste kastedilen cemâat, Ehl-i Sünnet Vel Cemâat’tir.
„Bu ümmette yetmiş üç fırkaya bölünecektir. Bunlardan yetmiş iki fırkası ateşte (Cehennemde), biri ise Cennettedir. O da cemâattir. (Ebû Dâvûd). Hadîs-i Serîfindeki cemâatten kastedilenler de bunlardır. Yoksa, namazları imâmla birlikte kılmak için oluşturulan cemâatler değildir.
Devamını oku

Allah'ın Zati ve Subuti Sıfatları Nelerdir?

Allah'ın Zat-i sıfatları:

a) Vücut; Varolmak, Allah vardır ve yokluğu düşünülemez.
b) Kıdem; Allah"ın varlığının başlangıcı yoktur.
c) Beka; Ebediyyet, sonu bulunmamak.
d) Vahdaniyyet; Tek ve benzeri olmamak.
e) Muhalefetün Li'l-havadis; Sonradan yaratılanlara benzemez.
f) Kıyam Binefsihi; Allah hiçbir şeye muhtaç değildir. Herşey O'na muhtaçtır.





Sübut-i sıfatları:

a) Hayat; Allah daima diridir.
b) İlim; Bilmek, Allah geçmiş ve geleceği, gizli, açık her şeyi bilir.
c) Sem'i; İşitmek, Allah her şeyi işitir.
d) Basar; Görmek, Allah her şeyi görür.
e) İrade; Dilemek, Allah diler ve dilediğini yapar.
f) Kudret; Gücü yetmek, Allah sonsuz kudret sahibidir, her şeye gücü yeter.
g) Kelam; Söylemek, Allah söz sahibidir. Peygamberlerine duyurmuştur. Kur'an, Allah'ın sözüdür.
h) Tekvin; Yaratmak, Allah yaratıcıdır. Kainattaki her şeyi yaratan O'dur.
Devamını oku

Dünya'nın Oluşumu

Yerkürenin oluşumu

Yapılan araştırmalar sonucu gezegeninin yaşı 4,467 milyar yıl olarak hesaplanmıştır. Geçen bu zaman dilimi, karmaşık bileşik yapılar ve içerdiği elementler göze alındığında, Güneş, Dünya ve diğer gezegenler dahil Güneş Sistemi'ndeki yapıları oluşturan moleküler bulutsunun kaynağı, ömrünü önceden tamamlamış bir genç tip yıldızın dağılmış artıklarının ve yıldızlar arası maddenin bir merkez etrafında dönerek gittikçe yoğunlaşmasıyla oluşmuştur. Merkezde yoğunlaşan Hidrojen ve Helyum molekülleri yeni bir G2 türü yıldızı, yani Güneş'i oluşturmaya başlamış, çevre disklerdeki yoğunluklu bölgelerde ise gezegenler oluşmaya başlamıştır. Dünya ise Güneş'e 3. sırada yakınlıkta bulunan karasal bir iç gezegendir.
Oluşum diskleri süreci veya sonrasında bu karasal gezegenler, ağır göktaşı çarpışmalarına sahne olmuştur. Göktaşları yapısında bulunan donmuş buzlar, silikat ve metal yapılar, karaların ve okyanuslarının oluşmasını sağlamış, merkezde yoğunlaşan ağır demir ve nikel elementleri ise gezegenimizin çekirdeğini oluşturmuştur. Ağır göktaşı bombardımanı, asteroid kuşağının Jüpiter'in güçlü çekim etkisi sonucu daha kararlı hale gelmesiyle gittikçe azalmıştır. Uygun koşullar oluştuğunda gelişmeye başlayan canlı hayat sonrasında özellikle bitkiler ve yaptıkları fotosentez ileatmosfer'imizin yapısal bileşimi önemli oranda değişmiş ve oksijen oranının yükselmesine neden olmuştur.

Dünya'nın Yaşı

Dünya'nın yaşı doğrudan doğruya kayaçların yaşıyla ölçülemez. Çünkü bilinen en yaşlı kayaçlar bile bugün artık yeryüzünde var olmayan daha yaşlı kayaçlardan oluşmuştur. Bugüne kadar saptanabilen en yaşlı kayaçlar Grönland'ın batısında bulunmuştur ve 4,1 milyar yaşındadır.
Bugün Dünya'nın yaşını hesaplamak için elde edilen en iyi yöntem radyoaktif elementlerin yarılanmaları sonucu başka elementlere dönüşümleridir. Örneğin radyoaktif uranyum elementinin uranyum-238 ve uranyum-235 gibi iki ayrı tipte atomu (izotop) vardır. Bu atomların ikisi de çok yavaş bir süreçle kurşunatom larına dönüşür. Öbür uranyum izotopundan biraz daha ağır olan uranyum-238'in dönüşümüyle daha hafif bir kurşun izotopu olan kurşun-206, uranyum-234'in dönüşümüyle de biraz daha ağır bir izotop olan kurşun-207 atomları oluşur. Uranyum-235'in kurşuna dönüşme hızı uranyum-238'in dönüşme hızından altı kat daha fazladır. Bu nedenler, incelenen bir kayaçtaki kurşun-206 ve kurşun-207 atomlarının oranı kayacın yaşına bağlı olarak değişir. En yaşlı olduğu düşünülen bir kurşun minerali ile bugün okyanuslarda oluşan kurşunun izotop yapısı arasındaki fark, ancak bu iki örneğin oluşumları arasında 4,55 milyar yıllık bir zaman dilimi olmasıyla açıklanır. Bu süre de Dünya'nın yaşı olarak kabul edilir.
Devamını oku

Fizik nedir?


Fizik, doğayı yöneten yasaları (başka bir deyişle, MADDE ve ENERJİ) inceleyen bilim dalıdır. Maddelerin bileşimlerini ve birbirleriyle etkileşimini konu edinen KİMYA, ayrı bir daldır; ancak, maddeyi oluşturan bileşenlerin ve bunların kimyasal düzeydeki et- kileşimlerinin açıklığa kavuşturulmasına, fizikteki ilerlemeler sonucu olanak bulunmuştur. Biyoloji ve biyokimya için de aynı şey geçerlidir. Gerçekten fizik, evreni ve yaşamı anlayabilmemizi sağlayan bilim dallarından biridir.

Fiziğin doğuşu: Yaklaşık yarım milyon yıl önce ilk insanlar, elde yapılmış yalın araçlar kullanıyor ve ateşi biliyorlardı. Bundan 20 000 yıl önce yaşayan Taş devri insanı, mağara duvarlarına resimler yapabiliyor, ok ve yay kullanabiliyordu (günümüzde bile, hâlâ Taş devri teknolojisiyle yaşamını sürdüren topluluklara Taşlanmaktadır). Günümüzden 10 000 yıl önce insanlar, toprağı işlemeye başlamışlardı. Bilimin ilk temel işaretleri ise, bundan 5 000 yıl Önce Babil'de ortaya çıkmaya başladı. Ancak Ortaçağ teknolojisi. Roma teknolojisinden pek farklı değildi; hattâ Romalıların su sistemleri daha iyiydi. Günümüzdeki anlamıyla bilim, XVII. yüzyılda ortaya çıktı. XVIII. ve XIX. yüzyıllarda endüstri devrimi gerçekleştirildi. XX. yüzyıl
da ise fizik, günlük yaşamda büyük bir yer tutmaya başladı. Günümüzde, bu bilim dalına dayanmayan bir yaşam düşünülemez.
Klasik fiziğin temelleri, XVII. yüzyılda, GALİLEİ, KEPLER, BÖYLE, NEWTON, HOOKE, HUYGENS, GUERİCKE, TORRİCELLİ gibi bilginler tarafından atıldı. Günümüzdeki uygarlık düzeyi varlığını, bu temellere borçludur.
XVII. yüzyılda, aynı zamanda, felsefe ile fiziğin birbirinden ayrılması da gerçekleşti. XVIII. yüzyıldan önce fiziğe, «doğal felsefe 
Bilimsel yöntem: Bilimsel yöntem, gerçeğin ortaya çıkarılmasını sağlayan «yanılmaz Neden-sonuç ilişkisi, çağımızda çok açık görünmesine karşılık, her zaman kabul edilmemiştir. Eskiden doğal olayların açıklanması, tanrıya bağlanmaktaydı. Günümüzde fizik, anlayış düzeyimizi biraz daha derine götürmeye ve olayların altında yatan gerçek nedenleri ortaya çıkarmaya çalışmaktadır.
Çevrelerindeki olayları kaydeden ilk insanlar İ.Ö. 3000 yıllarında yaşayan Babillilerdi (Mezopotamya). Yazıyı bilen bu insanlar, gökcisimlerinin hareketlerini kataloglara geçirdiler. Aynı dönemde Kuzeybatı Avrupa'da yaşayanlar ise, yazıyı bilmemelerine karşılık, taşları kullanarak, gökcisimlerinin hareketlerini toprak üstünde belirtmeye çalıştılar.
Babillilerin ve eski Mısırlıların tuttuğu kayıtlar, Yunanlıların eline geçti. Yunanlılar bunları yeniden düzenleme çabalarına girişti. Mekanik ve statikte bazı ilkol kavramlar (ARKHİMEDES'in banyo deneyi ve kaldıraç yasaları gibi) ortaya kondu. Yunanlıların en büyük katkısı, fiziğin gelişmesinde önemli payı bulunan bazı MATEMATİK ilkelerini bulmalarıdır. İ.S. III. yüzyılda Diophantos bazı fizik temellerini ortaya koymuştur, ama fiziğin bugünkü dayanağını oluşturan cebir daha sonra geliştirilmiştir.
Bilimin geliştirilmesi, Yunanlılardan sonra Araplar tarafından yürütüldü. Bazı yeni buluşlar, sözgelimi İbni Heysem'in OPTİK konusuna ve matematik simgelere ilişkin düşünceleri, önceleri İtalya, daha sonra da Kuzey Avrupa'da ortaya çıkan bilimsel anlayışın ilk kıvılcımı oldu.
Devamını oku

Türk Edebiyatı

Türk edebiyatı, Türk yazını veya Türk literatürü; Türk diliyle üretilmiş sözlü ve yazılı metinlerdir. Türklerin İslamiyeti kabullerine kadar farklı Türk dil ve alfabeleri kullanılırken, İslamiyetin etkisiyle Farsça ve Arapça kullanılmaya başlanmış, Osmanlı döneminde Türkçenin Arap alfabesiyle yazıldığı Osmanlıca eserler verilmiştir. Özellikle saray çevresinde, Fars edebiyatının etkisiyle üretilen bir edebiyat anlayışı ağır basmıştır. Zaten okuryazarlığın olmadığı ya da oldukça az olduğu halk arasında, sarayın Divan Edebiyatı etkili olamamış, Anadolu'da sözlü gelenek uzun bir süre devam etmiştir.
Türk edebiyatının tarihi yaklaşık 1500 yıl öncesine dayanmaktadır. Bilinen en eski Türk yazıları 8. yüzyıldan kalma Orta Moğolistan'daki Orhun Irmağı vadisinde bulunan Orhun Yazıtları'dır. Türklerin İslam'ı kabul ettikten sonraki edebiyat metinleri lügatlar, fıkıh eserleri, peygâmberler tarihi, şecere türü yapıtlardır. 15. yüzyılda Dede Korkut Kitabı ile başlayan destan türüne ek olarak, mektuplar, menakipler, tarihler, tezkireler nesir türünün biçimleridir.Türk halk edebiyatı, aşık ve tekke kollarıyla eski çağlardan beri süregelir. Halk edebiyatının bilmece, destan, masal, efsane, hikâye, atasözü, fıkra, menkıbe, deyim, oyun biçimleri vardır. Tekke edebiyatının nefes, ayin, ilahi, naat, mevlid, münacat kalıplarıyla gelen kolları günümüze ulaşmıştır. Halk edebiyatı yanında klasik edebiyat denilen Divan edebiyatı gelişmiştir. Batı'da roman türünün yaygınlaşmasıyla Türk edebiyatı da telif ve tercümelerle 1800'lerden başlayarak bu yöne eğilmiştir.
Türkiye'de Cumhuriyet döneminin ilk devrinde Milli Edebiyat hâkimdir. Halk diliyle yazan ve Genç Kalemler dergisinde toplanan yazarlar eserlerinde Türklüğü, vatanı, kurtuluş mücadelesini anlatmışlar; kendilerinden önceki bireye dönük Edebiyat-ı Cedidecileri eleştirmişlerdir. Bu devrin en önemli yazarlarına örnek olarak Yakup Kadri Karaosmanoğlu ve Halide Edip Adıvar verilebilir. Milli Edebiyat'ın milliyetçi görünümü sonraki devirde Anadoluculuk ve halkçılık olarak edebiyata yansımıştır. Bu dönemde Beş Hececiler ve Yedi Meşaleciler grupları kurulmuştur. Daha sonra II. Dünya Savaşı ve savaşın siyasal etkileriyle toplumculuk ve köycülük akımları güçlenmiştir. Âşık ve tekke edebiyatı, modernleşmenin etkisiyle gücünü kaybetmiştir. Divan edebiyatından ise Dil Devrimi, Türkçe'nin ön plana çıkarılması ve değişen edebiyat akımlarıyla, Osmanlı'ya ait bir tür olarak vazgeçilmiştir.
Modern Türk edebiyatı öykü, roman, eleştiri, deneme, şiir ve tiyatro eserleri gibi hemen her türde örnekler içermektedir. Genellikle modernist bir çizgide seyretmekte olsa da postmodernizmin etkileri de yoğun olarak görülmektedir.
Devamını oku

Dil nedir?

Çok geniş anlamıyla dil, düşünce, duygu ve güdüleri, doğrudan doğruya ya da dolaylı olarak bildirmeye yarayan herhangi bir anlatım aracıdır. Bu tanım bütün canlıların kendi aralarındaki bildirişimlerle ilgili işaret sistemlerini olduğu kadar, insanlar tarafından doğanın ve eşyanın ortak kalıplar halinde manalandırılması olgularını da kapsamaktadırdil
İnsanlar ve hayvanlar bir takım sesler ve işaretlerle düşünce, duygu ve güdülerini anlatmaktadırlar. Bunlar birer (dil)dir. Yaprakları solmaya başlayan bir bitki de (susadım) veya (hastayım) demektedir. O halde bitkilerin bile doğaya dönük dilleri vardır. Demek ki tüm canlıların, kendilerini ve hallerini anlatabilme olanakları vardır. Buna dolaysız (doğrudan doğruya) bildirişim diyoruz.
Bir de insanların, uzun bir yaşantı sonunda, ortak sembollerle, ortak kalıplarla, evrende, doğada ve eşyada manalandırdıkları, özel anlamlar aşılaladıkları, dolaylı birer bildirişim aracı olarak kullandıkları işaretler ve sesler var ki bunlardan da sembolik, artistik bir dil oluşabiliyor; (yağmurun dili, denizin dili, göklerin dili, güllerin dili) gibi.
Bizim konumuz (insan dili)dir. Bunun için dilin, dar, bilimsel bir tanımını yapacağız. İnsanların aralarında anlaşmaya, kendilerini ifade etmelerine araç olan dil, bir dilbilgisi sistemi içinde örgütlenmiş, düşünce ve duyguları bildirmeye yarayan ses, işaret ya da hareketlerin bütünüdür.
İnsan anlatım ve bildirişim için ya hareket eder (jest), ya da ses çıkarır (konuşma) ya da belirli işaretler çizer (yazı). Konuşma dili, yazı dili, hareket dili, (insan dili)nin üç ayrı görüntüsüdür.
Devamını oku

Osmanlı tarihi

Osmanlı İmparatorluğu (Osmanlıca: دَوْلَتِ عَلِيّهٔ عُثمَانِیّه Devlet-i Aliyye-i Osmâniyye) 1299-1923 yılları arasında varlığını sürdürmüş Türk ve İslam devleti. Doğu Avrupa, Güneybatı Asya ve Kuzey Afrika'ya kadar topraklarını genişletmiş ve 16. yüzyılda dünyanın en güçlü imparatorluğu halini almıştır. Arnold Joseph Toynbee gibi bazı tarihçiler Türkiye'nin tek ardıl devlet sayılması gerektiğini savunurlar.
Devletin kurucusu ve Osmanlı Hanedanının atası olan Osman Gazi, Oğuzların Bozok kolunun Kayı boyundandır. Devlet, Bilecik ilinin Söğüt ilçesinde kurulmuştur. Osmanlı Devleti'nin bağımsız bir devlet olarak tarih sahnesine çıkması yaygın kabule göre 1299 yılında olmuştur. Ancak Prof. Dr. Halil İnalcık ve bazı diğer akademisyenler, Osmanlı Devleti'nin 1299'da Söğüt'te değil 1302'de Yalova'da Bizans'a karşı yaptığıKoyunhisar Muharebesi sonrasında devlet niteliğini kazandığını iddia ederler.İstanbul ile sınırlı bir şehir devletine dönüşmüş olan Doğu Roma (Bizans) İmparatorluğu'nu yıkmış, bazı tarihçilere göre bu Yeni Çağ'ı başlatan olay olmuştur. Osmanlı İmparatorluğu gücünün doruğunda olduğu 16. ve 17. yüzyıllarda üç kıtaya yayılmış ve Güneydoğu Avrupa, Orta Doğu ve Kuzey Afrika'nın büyük bölümünü egemenliği altında tutmuştur. Ülkenin sınırları batıda Cebelitarık Boğazı ve 1553'te Fas kıyıları'na, doğuda Hazar Denizi ve Basra Körfezi'ne, kuzeyde Avusturya,Macaristan ve Ukrayna'nın bir bölümüne ve güneyde Sudan, Eritre, Somali ve Yemen'e uzanmaktaydı. Osmanlı İmparatorluğu 29 eyaletten ve özerlik tanınmış olan Boğdan, Erdel ve Eflak prensliklerinden oluşmaktaydı. Devlet zaman zaman denizaşırı topraklarda da söz sahibi olmuştur. Atlantik Okyanusu'ndaki kısa süreli toprak kazanımları Lanzarote (1585), Madeira (1617), Vestmannaeyjar (1627) ve Lundy(1655) bu duruma örnek olarak gösterilebilir.
Devlet altı yüzyıl boyunca Doğu dünyası ile Batı dünyası arasında bir köprü işlevi görmüştür. Hâkimiyeti altında bulunan topraklarda yaşayan halklar zaman zaman, toplu ya da yerel ayaklanmalar ile Osmanlı iktidarına karşı çıkmışlardır. Genel olarak din, dil ve ırk ayrımından uzak durduğu için yüzyıllarca birçok devleti ve milleti hakimiyeti altında tutmayı başarmıştır. Osmanlı İmparatorluğu, eski Türk örf ve adetlerinin ve İslam kültürünün yükümlülüklerinin doğrultusunda bir yönetim şekli belirlemiştir. Osmanlı İmparatorluğu'nun siyasi yapısında ve hukuk kurallarının oluşumunda İslam dininin belirleyici bir rol oynaması, Osmanlı İmparatorluğu'nun "islam devleti", dolayısıyla bir "din devleti" olarak nitelenmesine neden olmuştur.
Devamını oku

KIŞIN ÖLEN YAZIN DİRİLEN KURBAĞA

İZLEMEK İÇİN LÜTFEN DEVAMINI OKUYA TIKLAYIN
Devamını oku
Sade TürkçeBlogger·Teması Temanın Tasarımcısı