Tımar Sistemi Nedir?

Osmanlı Devleti’nin; devlet görevindeki hizmetlerine karşılık olmak üzere bir kısım asker ve memurlara, belirlenmiş bölgelerde, kendi adla-rına vergileri toplama yetkisiyle birlikte verdiği topraktır. İkta ve dirlik olarak da adlandırılır. Bu sistemde arazi, tımar verilen kimsenin mülkü de-ğildir. Tımar sahibi halkın devlete ödemesi gere-ken vergileri devletin izni ile toplardı.


Kişiye verilen toprakların vergisi, ikta sahibi tarafından toplanırdı. Bu vergilere karşılık devlete asker beslemek, o bölgenin güvenliğini sağlamak zorundaydı.

Osmanlı Devleti’nde tımar sahibi, belirlenen hizmetleri yaptığı sürece, devlete ait çeşitli vergileri kendi adına toplama hakkından faydalanabiliyordu. Bu hak, görülen vazifeye bağlı bir maaş olup, tımarın satılması, vakfedilmesi veya miras olarak varislerine bırakılması müm-kün değildi.

Tımar Sisteminin Faydaları

1- . Devletin maaş yükü azalmıştır

2- Devlet, üretimi denetim altına alarak sü-rekliliğini sağlamıştır

3- İkta verilen bölgelerin güvenliği sağlanmıştır. Böylece devlet otoritesi korunmuştur.

4- Göçebe yaşayan Türkmenler, yerleşik hayata geçmiştir.

5- Vergiler düzenli bir şekilde toplanmıştır.

6-Eyalet askerlerini bu sistem sayesinde yetiştirmiş,

7- Ülkenin bayındır hâle gelmesini ve arazi-den daha iyi faydalanılmasını sağlamış


UYARI: Topraklar üç yıl üst üste boş bırakılırsa, bu kişinin elinden topraklar alınarak başkala-rına verilmiştir. Bu durum üretiminin sürek-liliğini sağlamıştır.


ARAZİNİN GELİRİNE GÖRE TIMAR ÇEŞİTLERİ
MİRİ ARAZİLER: Osmanlı Devleti’nde mülkiyeti devlete ait olan topraklara miri arazi denirdi. Bu topraklar ekilip biçilmesi şartıyla kişilere bırakılırdı. Miri arazinin en önemli bölümü dirlik arazisiydi.

Dirlik Arazileri: Mülkiyet hakkı devlete ait, geliri ise savaşta yararlılık gösterenlere ve devlet memurlarına maaş karşılığı verilen arazilerdir. Bu topraklar ekilip biçilmesi şartıyla kişilere bırakılırdı. Mirî arazinin en önemli bölümü dirlik arazisiydi. Dirlik arazisi gelirlerine göre Has, Zeamet ve Tımar ol-mak üzere üçe ayrılırdı.

1-HAS: Geliri 100.000 akçeden fazla olan arazi-lerdir. Bu toprağın geliri padişahtan başka hanedana mensup kişilere, vezirlere, beylerbey-lerine, sancakbeylerine, defterdarlara vezir-i azam, ni-şancı, gibi yüksek rütbeli devlet adamlarına verilirdi.

2-ZEAMET: Geliri 20.000 akçe ile 100.000 akçe arası olan arazilerdir. Bu toprağın gelirleri Kadı ve Subaşı gibi devlet görevlilerine verilirdi..

3-TIMAR: Geliri 3000 akçe ile 20.000akçe arası olan topraklardır. Tımar sahipleri senelik gelirin bir kısmının ayrıl-masından sonra geriye kalan geliriyle asker beslemek zorundadır.
Devamını oku

Aşık Veysel Şatıroğlu Hayatı Eserleri

Veysel Şatıroğlu, 1894’te Sivas’ın Şarkışla ilçesine bağlı Sivrialan köyünde dünyaya geldi. 

Veysel’in dünyaya geliş hikayesü, Anadolu köylerinde derhal birçok çocuğun ıslakadığı olağan bir doğum biçimidir. Ama, bugün hususilikle dışarıdan bakanlar dahilin alakançtir, olağandışıdır.

Anlatmak gerekirse, annesi Gülizar Ana, Sivrialan dolaylarındaki Ayıpınar merasında koyun sağmaya giderken sancısı tutmuş, oracıkta dünyaya getirmiş Veysel’i. Göbeğini de kendisi kesmiş, bir çaputa sarıp yüraza yüraza köye dönmüştür.

Veysellere yörede “Şatıroğulları” derler. Babası “Karaca” lakaplı, Ahmet adında bir çiftçidir. Veysel’in dünyaya geldiği gizalar, çiçek hastalığı Sivas yöresini adaleıp kavurmaktadır. Veysel’den evvel, iki kız kardeşi çiçek yüzünden ıslakamlarını yitirmiştir.

Yedi ıslakına girdiği 1901’de Sivas’ta çiçek salgını yeniden yaygınlaşır; o da yakalanır bu hastalığa. O günleri şöyle anlatıyor: “Çiçeğe yatmadan evvel annem nihayetbaharel bir entari dikmişti. Onu giyerek beni çok seven Muhsine kadına göstermeye gitmiştim. Beni sevdi. O gün balçıklu bir gündü, eve dönerken ayağım kayarak düştüm. Bir daha kalkamadım. Çiçeğe yakalanmıştım... Çiçek güçlu geldi. Sol gözüme çiçek beyi çıktı. Sağ gözüme de, solun güçundan olacak, perde indi. O gün bu gündür dünya başıma zindan.”

Bu düşmeden nihayetra Veysel’in belleğine bir de renk işler: Kırmızı. Düşerken büyük bir mümkünlıkla elinde sıyrık oluyor, kanıyor. Bunu Gülizar Ana şöyle anlatıyor: “Bilinmez değilsin, renklerden yalnız alyı hatırladı. Gözleri gönlüne çevrilmeden evvel, tarafi çiçek hastalığına yakalanmadan evvel düşmüştü. Kan görmüştü. Kanın rengini hatırlardı yalnız. Kırmızıyı... Yeşili de elleriyle bulur ve severdi.”

Sağ gözünün görme şansı varmış, ışığı seçebiliyormuş bu gözüyle o gizalar. Yalnız yakınlardaki Akdağmağdeni’nde doktor varmış. Babasına “Çocuğu Akdağmadeni’ne götür, orada gözünü açacak bir doktor var” demişler. Sevinmiş babası.

Ne var ki, menfiluklar yakasını bırakmamış Veysel’in. “Bir gün inek sağarken babası tarafına gelmiş. Veysel ansızın dönüverince; babasının elinde bulunan bir değneğin ucu diğeri gözüne girivermiş. O göz de akıp gitmiş böylece.”

Ali adında bir ağabeyisi ve Elif adında bir kızkardeşi varmış Veysel’in. Tüm aile çok üzülmüş, günlerce gözyaşı dökmüş bu durume. Bundan böyle kız kardeşsı elinden tutarak gezdirmeye, dolaştırmaya başlar Veysel’i. Gittikçe dahiline kapanmaktadır Veysel. Emlek yöresi olarak adlandırılan Sivas’ın bu âşığı/ozanı bol diyarında, Veysel’in babası da şiire meraklı, tekkeyle dahilli-dışlı biriymiş. Veysel’in dertlerini birazcık da olsa unutacağı bir uğraş olsun diye bir çalgı verir eline. Halk ozanlarından da şiirler okuyup, ezberleterek avutmağa çalışırmış oğlunu. Ayrıca yöre ozanları da vakit vakit babası Şatıroğlu Ahmet’in evine uğrar, çalıp söylermiş. Merakla dinlermiş bunları Veysel. Komşuları Molla Hüseyin de çalgıını düzenler, kırılan tellerini takarmış.

İlk çalgı derslerini babasının artdaşı olan Divriği’nin köylerinden Çamışıhlı Ali Ağa’dan (Âşık Alâ) almış. Kendini de iyice saza vermiş; akılta malı şiirlerden çalıp söylemeye başlamış. Karanlık dünyasını aydınlatan ozanlar dünyasıyla Çamışıhlı Ali tanıştırıyor daha çok Veysel’i. Pir Sultan Abdal, Karaoğlan, Dertli, Rühsati gibi akılta ozanların dünyalarıyla tanışıyor böylece.

“Âşık Veysel’in ıslakamında ikinci mühim değişiklik seferberlikte başlamıştır. Kardeşi Ali de cepheye gitmiş, küçük Veysel kırık telli çalgııyla yalnız kalmıştır. Harp patladıktan nihayetra Veysel’in bütün artdaşları, emsalleri cepheye koşuyorlar. Veysel bundan da mahrum...

Böylece münzevi olan ruhunda ikinci bir inziva da açılmıştır. Arkadaşsızlık acısı, sefalet, onu çok bedbin, umutsuz ve mahzun ediyor. Artık küçük bahçesindeki armut ağacının altında yatıp kalkmakta, geceleri ağaçların ta tepelerine çıkarak dahilindeki derdini göklere ve karanlıklara bırakmaktadır.”

O günlerini Aşık Veysel şöyle anlatır Enver Gökçe’ye;

“Eve girerim, yüzüm asık: annem babam durumimi bilmez. Ben onlara derdimi, dokunmasın diye, açamam. Onlar benim baş tuttuğumu zannederler, bense derdimi dökmekten çekinirim, öyle ki, çalgıdan bile farır gibi oldum.”

Bunda biraz Anadolu’da “erkek oğlan” olgusunun etkisi varsa, daha çok Veysel’in vatanseverliğinin, vatanne olan borcunu ödeme duygusunun ağırlığı vardır. Sonradan şöyle mısraleştirir bunu:

“Ne ovak ki banne olmadı kısmet
Düşmanı denize dökerken ulus
Felek kırdı kolumu, vermedi nöbet
Kılıç vurmak dahilin düşman başına.

Bugünler müyesser olsaydı banne
Minnet etmez idim bir kaşık kanne
Mukadder harici gelmez alanne
Neler geldi bu Veysel’in başına.”

Veysel’in annesi ve babası seferberlik nihayetlarına doğru “belki biz ölürüz ve kardeşi Veysel’e bakamaz” düşüncesiyle Veysel’i Esma adında, akrabalarından bir kızla evlendiriyorlar. Esma’dan bir kız, bir oğlu oluyor Veysel’in. Oğlan çocuğu daha on günlükken annesinin memesi ağzında kalarak ölüyor... Veysel’in acıları bununla da bitmiyor; terslikler, şanssizlikler üst üste gelmeye başlıyor.1921’in 24 Şubat’ında annesi, onsekiz ay nihayetra da babası ölüyor. Bu arada bağ, bostan işleriyle işıyor. Köye de bir çok âşık gelip gitmekte, Karacaoğlan’dan, Emrah’tan, Âşık Sıtkı, Âşık Veli gibi çalgı ozanlerinden çalıp söylemektedirler. Köy odalarındaki bu âşık fasıllarından Veysel'de art kalmamaktadır.

Ağabeyi Ali’nin bir kız çocuğu daha olunca çocuklara ve işlere bakması dahilin bir azap (hizmetkar) tutuyorlar. Bu hizmetkar ileride Veysel’in bağrında açılacak başka uçurumanın sebebi olacaktır. Bir gün Veysel hasta yatarken, kardeşi Ali'de keven toplamakta iken, Veysel’in ilk eşi olan Esma’yı kandırarak kaçırıyor bu tarafaşma. Veysel’in acılı ıslakamına bir acı daha ekleniyor böylece.

Karısı bir başına bırakıp gittiğinde Veysel’in kucağında henüz altı aylık kızı varmış. İki sene kucağında gezdirmiş Veysel onu, ne deva o da ıslakamamış.

Bir şiirinde dile getirdiği gibi:

“Talih çile kadar sözü bir etmiş,
Her nereye gitsem gezer peşimde.”

Bin katmerli acılar silsilesi kısacası.

“O arkaık alemden, bu diyardan ıraklaşmak, göçmek isteyen bir ruh durumeti dahilindedir.1928’de en iyi artdaşı olan İbrahim ile Adana’ya gitmeye karar veriyorlar. Fakat Sivas’ın Karaçağrı köyünde Deli Süleyman isminde birisi âşığı bu ilk seyahatinden vazgeçiriyor. Veysel’i dinleyelim:

“Bu adam, çalgı çalarım dinler, söze başlarım keser. Gideyim tenm, ‘ah kivra, çoluk çocuk ağlaşıyor, gel gitme’ diye elime ayağıma düşer. Nihayet dayanamadım, gitmiyorum vesselam diye bu seyahatten vazgeçtim.”

Veysel’in köyünden ilk ayrılışı şöyledir: Zara’nın Barzan Baçık köyünden Kasım adında birisi Veysel’i köyüne götürerek iki üç ay birlikte ıslakıyorlar. Kendisini Adana’ya göndermeyen Deli Süleyman, Sivas’lı Kalaycı Hüseyin, Veysel’e yol artdaşlığı ediyorlar. Dönüşte Veysel, Hafik’in Yalıncak köyüne ve Zara’nın Girit köyüne uğrayarak 9 liraya nihayetbaharel bir çalgı alıyor; Sivas’tan Sivrialan’a dönerlerken artdaşları bir “üç kağıtçı” grubuna yakalanarak bütün paralarını kaybediyorlar. Arkadaşları Veysel’in 9 lirasını da alarak kumara veriyorlar. Veysel bu olayden bir müddet nihayetra Hafik’in Karayaprak köyünden Gülizar adlı bir kadınla evleniyor.”

1931 seneında Sivas Lisesi edebiyat öğretmeni olan Ahmet Kutsi Tecer ve artdaşları “Halk Şairlerini Koruma Derneği”ni kuruyorlar. Ve 5 Aralık 1931 tarihinde de üç gün süren Halk Şairleri Bayramı’nı düzenliyorlar. Böylece Veysel’in ıslakamında mühim bir dönüm noktası işlemeye başlıyor. Denebilir ki, Veysel dahilin A.Kutsi Tecer’le tanışması ıslakamında yeni bir başlangıcı işaretliyor.

1933’e kadar akılta ozanlarından şiirlerinden çalıp söylüyor. Cumhuriyet’in onuncu senedönümünde A. Kutsi Tecer’in direktifleriyle bütün durumk ozanları cumhuriyet ve Gazi Mustafa Kemal üzerine şiirler düzmüşler. Bunlar arasında Veysel de var. Veysel’in günışığına çıkan ilk şiiri böylece “Atatürk’tür Türkiye’nin ihyası”... mısrasiyle başlataraf şiir oluyor. Bu şiirin gün yüzüne çıkışı, Veysel’in de köyünden dışarıya çıkması oluyor.



ESERLERİ
Deyişler (1944) 
Sazımdan Sesler (1950) 
Dostlar Beni Hatırlasın (1970) 
Ölümünden nihayetra Bütün Şiirleri (1984)
Devamını oku

Nazım HİKMET Kimdir?

Nâzım Hikmet 17 Ocak 1902'de Selanik'te doğdu. Daha önce 20 Kasım 1901 olarak bilinen doğum tarihinin, Halet Çambel'in arşivlerinin ortaya çıkması sonucunda, 17 Ocak 1902 olduğu öğrenildi.
İlk şiiri Feryad-ı Vatanı 3 Temmuz 1913'te yazdı. Aynı yıl Mekteb-i Sultani'nde ortaokula başladı. Bir aile toplantısında denizciler için yazdığı bir kahramanlık şiirini Bahriye Nazırı Cemal Paşa'ya okuyunca çocuğun Bahriye Mektebine gitmesine karar verildi.25 Eylül 1915'te Heybeliada Bahriye Mektebine girdi, 1918'de 26 kişi içinden 8. olarak mezun oldu. Karne değerlendirmelerinde zeki, orta derecede çalışkan, elbisesine özen göstermeyen, sinirli ve ahlaki tavırları iyi bir öğrenci görülmektedir.  Mezun olduğunda dönemin okul gemisi Hamidiye Gemisine Güverte Stajyer Subayı olarak atandı. 17 Mayıs 1921'de aşırıya kaçan halleri bulunduğundan ordu ile ilişiği kesildi.
Nâzım Hikmet, 1920'de arkadaşı Vâlâ Nureddin ile Milli Mücadele'ye katılmak üzere ailesinden habersiz Anadolu'ya geçti, Bolu'da öğretmenlik yaptı. Daha sonra Batum üzerinden Moskova'ya giderek Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesi’nde siyasal bilimler ve iktisat okudu. 1921'de gittiği Moskova’da devrimin ilk yıllarına tanık oldu ve komünizm ile tanıştı. 1924'te Moskova'da yayınlanan ilk şiir kitabı 28 Kanunisani sahnelendi. O yıl Türkiye'ye dönerek Aydınlık Dergisinde çalışmaya başladı, ancak dergide yayınlanan şiir ve yazılarından dolayı on beş yıl hapsi istenince tekrar Sovyetler Birliği'ne gitti. 1928’de Af Kanunundan yararlandı ve Türkiye'ye döndü. Bu defa Resimli Ay dergisinde çalışmaya başladı. 1938'de yirmi sekiz yıl hapis cezasına çarptırıldı. 12 sene süren tutukluluktan sonra askere alınacağı ve öldürüleceği endişesiyle 1950 yılında Stalin yönetimindeki Sovyetler Birliği'ne giden Nâzım, 25 Temmuz 1951 tarihinde Bakanlar Kurulunca Türkiye vatandaşlığından çıkarılmasının ardından, büyük dedesi Mustafa Celaleddin Paşa (Konstantin Borzecki)'nın memleketi olan Polonya'nın vatandaşlığına geçerek Borzecki soyadını aldı. 3 Haziran 1963 tarihinde ise, Nâzım Hikmet geçirdiği bir kalp krizi neticesinde hayata gözlerini yumdu.

Ailesi


Nâzım Hikmet, annesi Celile Hanım ve kız kardeşi Samiye ile
Babası, Matbuat Umum müdürlüğü ve Hamburg konsolosluğu yapmış olan Hikmet Bey, annesi Ayşe Celile Hanım'dır. Celile Hanım piyano çalan, resim yapan, Fransızca bilen bir kadındır. Celile Hanım, bir dilci ve eğitimci de olan Hasan Enver Paşa'nın kızıdır. Hasan Enver Paşa, Polonya'dan 1848 Ayaklanmaları sırasında Osmanlı İmparatorluğu'na göç eden ve Osmanlı vatandaşı olunca Mustafa Celalettin Paşa adını alan Konstantin Borzecki'nin (Lehçe: Konstanty Borzęcki, d. 1826 - ö. 1876) oğludur. Mustafa Celaleddin Paşa Osmanlı Ordusu'nda subay olarak görev yapmış ve Türk tarihi üzerine önemli bir eser olan "Les Turcs anciens et modernes" (Eski ve yeni Türkler) kitabını yazmıştır. Celile Hanım'ın annesi ise Alman kökenli Osmanlı generali Mehmet Ali Paşa'nın yani Ludwig Karl Friedrich Detroit'in kızı olan Leyla Hanım'dır. Celile Hanım'ın kız kardeşi Münevver Hanım, şair Oktay Rifat'ın annesidir.
Babası Hikmet Bey, Selanik'te, Hariciye Nezareti'nde (Dışişleri Bakanlığı) çalışan bir memurdur. Diyarbakır, Halep, Konya ve Sivas valilikleri yapmış olan Nazım Paşa'nın oğludur. Mevlevi tarikatından olan Nazım Paşa aynı zamanda bir özgürlükçüdür. Kendisi Selanik'in son valisidir. Hikmet Bey henüz Nazım'ın çocukluğunda memuriyetten ayrılır ve ailece Halep'e, Nazım'ın dedesinin yanına giderler. Orada yeni bir iş ve hayat kurmaya çalışırlar. Başarısız olunca İstanbul'a gelirler. Hikmet Bey'in İstanbul'daki iş kurma denemeleri de iflasla neticelenir ve hiç hoşlanmadığı memuriyet hayatına geri döner. Fransızca bildiği için yeniden Hariciye'ye atanır.

Üslubu ve Başarıları

İlk şiirlerini hece ölçüsü ile yazmaya başladı ancak içerik bakımından diğer hececilerden farklıydı. Şiirsel gelişimi arttıkça hece ölçüsü ile yetinmemeye ve şiiri için yeni formlar aramaya başladı.Sovyetler Birliği'nde yaşadığı ilk yıllar olan 1922 ile 1925 arasında bu arayış doruğa çıktı. Hem içerik hem de biçim bakımından dönemindeki şairlerden farklıydı. Hece ölçüsünden ayrılarak Türkçenin vokal özellikleri ile ahenk oluşturan serbest ölçüyü benimsedi. Mayakovski ve fütürizm taraftarı genç Sovyet şairlerinden esinlendi.
Şiirlerinden birçoğu Fikret Kızılok, Cem Karaca, Fuat Saka, Grup Yorum, Ezginin Günlüğü, Zülfü Livaneli gibi sanatçılar tarafından bestelendi. Ünol Büyükgönenç tarafından özgün bir şekilde yorumlanmış olan küçük bir kısmı ise 1979'da "Güzel Günler Göreceğiz" ismiyle kaset olarak çıktı. Birkaç şiiri ise Yunan besteci Manos Loïzos tarafından bestelendi. Ayrıca bazı şiirleri Yeni Türkü'nün eski üyesi Selim Atakan tarafındanda bestelenmiştir. Ayrıca Fuat Saka'nın da biri Demir Gökgöl ile olmak üzere iki adet Nâzım Hikmet şiirlerinin bestelendiği şarkıları içeren albümü vardır.
UNESCO'nun ilan ettiği 2002 Nâzım Hikmet yılı için besteci Suat Özönder "Şarkılarda Nâzım Hikmet" adlı bir albüm hazırladı. Türkiye Cumhuriyeti Kültür Bakanlığının katkılarıyla, Yeni Dünya plak şirketi tarafından hayata geçirildi.
Devamını oku

Google play müzik

Google, Ağustos 2011′de yeni bir platforumu olan Google Music servisini Android kullanıcıları için hayata geçirmişti. Google Music sayesinde internet olan her yerde kişisel mp3′lerinizi bilgisayarınızdan ve Android cihazınızdan dinleyebiliyorsunuz.Google, geçtiğimiz günlerde Google Play servislerini duyurmuş bunun haberini sizlerle paylaşmıştık. Bu değişimle birlikte artık Google Music servisinin de adı Google Play Music olarak değişti. Bu değişimle birlikte artık müzikler direkt Android Market’ten (yeni adıyla, Google Play Store) dinlenebilmekte.
Yakın zamanda tüm Dünya’da kullanıma açılması beklen ama şimdilik sadece Amerikada çalışan bu servisi siz de Türkiye’den kullanabilirsiniz.
Nasıl mı?
Şimdi  sizlere beklemek yerine ufak bir kaç yöntem ile Türkiye’den deGoogle Play Music uygulamasını nasıl kullanabileceğinizi göstermeye çalışacağım.
Öncelikle sistem şu an için beta olduğundan dolayı gönüllü kullanıcılar için aktif olabiliyor, bu yüzden davetiye sistemiyle denenebilmekte.
1. Ücretsiz olan Free Hide IP 3.6.6.6 programını  bilgisayarınıza kurun. Free Hide IP, ister belirli aralıklarla, ister otomatik olarak IP’nizi değiştirmeye yarayan bir proxy programı.
Devamını oku

Google Play

Google Play (eski adıyla Android Market), Google'ın Android için geliştirdiği bir paket yöneticisi ve elektronik medya dağıtım/satış platformudur.
Müzik, film, kitap ve Android için uygulamalar ve oyunlar için online satış hizmeti ve aynı zamanda bir de Cloud ortam oynatıcısı içerir. Bu servise web üzerinden, Android'lerde Play Store telefon uygulamasından ve Google TV'den ulaşılabilir. Satılan içeriklere de tüm bu uygulama ve platformlardan erişilebilir. Google Play, 2012 Mart'ında Android Market ve Google Müzik servislerinin birleştirilmesi ve marka değişimi ile duyuruldu.
Devamını oku

Osman Hamdi Bey Kimdir?


Osman Hamdi, (doğum 1842 İstanbul - ölüm 24 Şubat 1910 İstanbul) Türk müzeciliğinin kurucusu kabul edilen arkeolog ve müzeci. Güzel Sanatlar Akademisi Sanayi-i Nefise Mekteb-i Alisi'nin ve İstanbul Arkeoloji Müzesi'nin kurucusu. Ressam.


Yaşamı İlkokul öğrenimini Beşiktaş'taki bir okulda yapan Osman Hamdi, 1856 yılında Maarif-i Adliye okuluna başladı. 1860 yılında hukuk öğrenimi için Paris'e gönderildi. Bu öğrenimi yanında, aralarında ünlü oryantalist ressam Jean-Leon Gerome'un da bulunduğu devrin ünlü ressamlarının atölyelerinde çalışarak iyi bir resim eğitimi gördü. 1869 yılında ülkesine döndüğünde Bağdat İli Yabancı İşler Müdürlüğü görevini genç yaşında üstlendi. 1871'de İstanbul'a dönünce Saray Protokol Müdür Yardımcılığına getirildi.
Devletin üst kademelerinde çeşitli görevler yaptı. 11 Eylül 1881 tarihinde İmparatorluk Müzesi (Müze-i Hümayun) Müdürlüğüne atandı. Bu göreviyle kendi yaşamında olduğu gibi, Türk müzeciliğinde de yepyeni ve verimli bir dönem açılmış oldu. 1883'de Sanayi-i Nefise Mekteb-i Alisini (Güzel Sanatlar Okulu) kurarak bu okulun müdürlüğünü de üstlendi.
1884 yılında eski eserlerin yurt dışına çıkarılmalarını yasaklayan ve o gün için Türk müzeciliği ve eski eserlerin korunması bakımından büyük bir adım olan Asar-ı Atîka Nizamnamesi'ni çıkararak uygulamaya koydu.

Nemrut Dağı, Muğla'nın Yatağan ilçesinin Turgut beldesi yakınındaki Lagina Tapınağı ve Lübnan'daki Sayda (Sidon) antik kentinde kazılar yaptı. Sayda kazısında bulduğu ve arkeoloji dünyasının baş yapıtları kabul edilen, aralarında İskender Lahti'nin de bulunduğu lahitler ve diğer eserlerin sergilenmesi için, büyük bir ileri görüşlülükle ilk Türk müze binası olan bugünkü İstanbul Arkeoloji Müzesi'nin 1881 yılında temelin attı ve 1891'de hizmete açtı. 1891-1893 yılları arasında kazı çalışmaları yaparak sürekli kaldığı Turgut'ta ise bir konak yaptırarak 17 yıllık bir süre boyunca aralıklarla buraya uğramış, resimlerinde kullandığı pek çok belirgin ilham unsurunu bu yöreden toplamıştır. Turgut'taki Osman Hamdi Bey konağı günümüzde bir vefasızlık abidesi şeklinde bakımsız durumdadır.

Osman Hamdi Bey'in 1884'de Gebze'ye 5 km. mesafedeki Eskihisar köyünde yaptırdığı, resimhane, kayıkhane ve müştemilatı ile donatılmış köşk ise, 1982 yılında müze binası, müştemilatı ve arsası Kültür ve Turizm Bakanlığı Eski Eserler ve Müzeler Genel Müdürlüğü'nce kamulaştırılmak suretiyle, bugün Osman Hamdi Bey Müzesi olarak hizmet vermektedir.

Müzecilik çalışmaları ile birlikte resim çalışmalarını da sürdüren Osman Hamdi Bey doğu anlayışı ile yaptığı figürlü kompozisyonları ile Türk resim sanatının başarılı bir temsilcisi oldu. Resimleri yerli ve yabancı birçok müze ve koleksiyonlarda yer almaktadır.

Osman Hamdi Bey 24 Şubat 1910 tarihinde İstanbul Kuruçeşme'deki yalısında hayata gözlerini kapadı.

Cemal Reşit Rey'in annesinin amcası olan Osman Hamdi Bey, Osmanlı ve batı kültürleriyle eğitilerek yetişmiş bir teknik ve siyaset adamı olan Sadrazam İbrahim Edhem Paşa'nın en büyük oğludur.

Bazı Önemli Eserleri 
Kahve Ocağı (1879) 
Haremden (1880) 
İki Müzisyen Kız (1880) 
Kuran okuyan Kız (1880) 
Çarşaflanan Kadınlar (1880) 
Vazo Yerleştiren Kız (1881) 
Gebze’den Manzara (1881) 
Çekik Gözlü Kız-Tevfika (1882) 
Türbe Ziyaretinde İki Genç Kız I 
Türbe Ziyaretinde İki Genç Kız II (1890) 
Feraceli Kadınlar (1904) 
Pembe Başlıklı Kız (1904) 
Kaplumbağa Terbiyecisi (Ö1906) 
Mimozalı Kadın (1906) 
Şehzade Türbesinde Derviş (1908) 
Silah Taciri (1908) 
Beyaz Entarili Kız (1908) 
Sarı Kurdeleli Kız (1909) 
Devamını oku

Google Play Books (Kitaplar)

Evet arkadaşlar ben ismail. Bugün sizlere benimde kullanmış olduğum ve çok beğendiğim bi uygulamayı tanıtmak istiyorum.

Sizlerinde isimden anladığınız üzere son zamanlarda google'ın yaptığı bir çalışmadır. Bu çalışma sonucunda akıllı telefonlarda ve destekleyen tüm telefonlarda kitap okumak mümkün oldu. Ben bile kitap okumayı sevmezken şimdi bu uygulama sayesinde her yerde kitap okuyorum.

Bu uygulamayı google play'e girer girmez farkedebilirsiniz. Bu kitaplar ücretsiz olanlarıda var parayla olanlarıda ama şuanlık ingilizce ağırlıklı yani yabancı kitaplar çoğunluğu kaplamaktadır. Bunun içinde Google'ın bir çalışma yapmaları bekleniyor.

Kitaplara bakmak için (Tıklayınız)
Devamını oku

Teknolojinin Neden Olduğu Hastalıklar

Son 30 yılda başta ABD ve Avrupa olmak üzere tüm dünyada bu alanda yüzlerce araştırma yapıldı; hâlâ da yapılıyor. Kimi araştırmalarda dikkat çekici sonuçlara ulaşıldı. Örneğin;
1994'te ABD ve Finlandiya'da yapılan araştırmalar, elektromanyetik alanların çok sık etkisinde kalan işçilerde alzheimer hastalığının normal insanlara göre erkeklerde 4,9 kat ve kadınlarda 3,4 kat daha çok görüldüğünü ortaya koydu.
1998'te gerçekleştirilen bir başka araştırmada da radyo operatörleri, endüstriyel donanım işçileri, veri işleme aygıtı tamircileri, telefon hattı işçileri, elektrik santralları ve trafo merkezlerinde çalışan işçilerle film makinistlerinde alzheimer, parkinson gibi hastalıklarla beraber başka birtakım nörolojik bozuklukların daha çok görüldüğü ortaya çıktı.
1979'da ABD'de yapılan bir epidemiyolojik (tıbbın, insan topluluklarında hstalıkların dağılımını ve bu dağılıma yol açan etkenleri araştıran bir dalı) araştırma, enerji iletim hatlarına 40 m.'den daha yakın yaşayan çocukların, normal çocuklara göre 2-3 kat daha fazla kansere yakalandığını ortaya koymuştu.
1988'de ve 1991'de yine ABD'de, 1992 'de İsveç ve Meksika'da ve 1993 'de Danimarka'da yapılan araştırmalarsa çocuklarda görülen kanserlerle ve özellikle de lösemiyle iletim hatlarına yakın yaşama arasında bir ilişki olduğunu ortaya koydu.
Finlandiya'da yapılan bir başka araştırma erkek çocukların merkezi sinir sisteminde oluşan tümörlerle iletim hatları arasında ki ilişkiyi saptadı.
1994'te Kanada'daki 2 ve Fransa'daki 1 elektrik şirketinin çalışanlarını kapsıyordu. Toplam 223.000 kişi üzerinde gerçekleştirilen bu istatiksel çalışmada 4000 kanser hastası saptandı. Bu çaılşmada yüksek elektromanyetik alanların etkisinde kalanlarda lösemi 2-3 kat fazla görülürken, beyin tümörü 10 kat daha fazla görülüyordu. Tüm bu bulgulara karşın lösemiyle elektromanyetik alanlar arasında kuşkuya yer bırakmayacak biçimde bir ilşki olduğu kanıtlanamadı.
Geçen yıl ABD Ulusal Çevresel Sağlık Bilimleri Enstitüsü'nün 6 yıldır süren ve 60 milyon dolara malolan araştırması sonuçlandı. Enstitü, araştırma sonuçlarını bir rapor biçiminde ABD Kongresi'ne Haziran ayında sundu. Rapora göre "Elektromanyetik alanların tümüyle güvenli oldukları söylenemez. İnsanlar onların etkisinden olabildiğince kaçınmalıdırlar. Ama elektrik hatlarının oluşturduğu elektromanyetik alanların, insanların kanser yada başka bir hastalığa yakalanma riskini arttırdığına yönelik kanıtlar zayıftır. Bu konudaki araştırmalar sürecektir."
İsveçli bilim adamları cep telefonuyla yapılan 2 dk.'lık bir görüşmenin bile ne denli ciddi sorunlar yaratabildiğini gösterdiler. Araştırmaya göre 2 dk.'lık konuşma, kandaki zararlı proteinlerin ve toksinlerin beyne girmesini engelleyen savunma mekanizmasını devre dışı bırakmaya yetiyordu. Bu durumda azheimer, parkinson ve multiple sclerosis (MS) gibi sinir hastalıklarının oluşma riski artıyor.
Mayıs 1998'de İsveçli bilim adamı Dr. Kjell Hansso Mild, ekibiyle birlikte gerçekleştirdiği büyük bir araştırmanın sonuçlarını açıkladı. Çalışma sonucuna göre, cep telefonuyla uzun süre konuşanlarda yorgunluk, baş ağrısı, deride yanma hissi ortaya çıkıyordu. Kulaklık-mikrofon seti kullananların %80'inde bu tip sorunların olmadığı gözlendi.
Haziran 1998'de Almanya'da Freiburg Üniversitesi Nöroloji Kliniği'nde yapılan bir araştırmada da cep telefonlarının yüksek tansiyonla ilişkisi ortaya kondu. Bu araştırmada 10 gönüllünün başlarına cep telefonu bağlandı. Araştırmacılar, deneklere haber vermeden telefonları açıp kapadılar. Telefonlar açıkken, deneklerin tansiyonlarında 5-10 mmHg'lik bir artış gözlendi.
İngiltere'de yapılan ve 11.000 kişinin gönüllü olarak katıldığı bir başka araaştırmadaysa, uzun süre cep telefonuyla konuşanlarda baş ağrıları, baş dönmesi ve dikkat dağılması gözlendi.
Bilimsel araştırmaların art arda gelen bu olumsuz sonuçları insanları kuşkulandırıyor. Artık "cep telefonlarının insan sağlığına daha ciddi etkileri olabilir mi?" diye düşünüyor herkes. Yine ilk akla gelen soru : "Cep telefonlarıyla kanser arasında bir ilişki olabilir mi?"
Dünyada 200 milyon dolayında cep telefonu kullanıcısı var. Bu sayı ABD'de 80 milyonun üzerinde ve her ay buna yaklaşık 1 milyon ekleniyor. Cep telefonunun insan sağlığına etkileri ve özellikle de kanserle ilişkisi üzerinde yürütülen çalışmalar ABD'de merakla izleniyor. Çünkü beyinlerinde tümör oluşmuş onlarca kişi, iletişim şirketlerine dava açmış durumda. Tümör oluşumlarına cep telefonlarının mikrodalga yayınlarının yol açtığını ileri sürüyorlar. Benzer davaalar başka ülkelerde de açılmış durumda. Bilimsel araştırmaların sonuçları bu davaların seyri açısından büyük önem taşıyor.
ABD'de cep telefonu endüstrisi beş yıldır, cep telefonlarının insan sağlığı üzerine etkilerini araştıran çalışmaları destekliyor. Hatta bunun için Telsiz İletişim Endüstrisi Birliği, 1993'te Telsiz Teknoloji Araştıraları (WTR) adlı bir araştırma kurumu bile kurdu. Bu kurumun asıl amacı, öncelikle beyin tümörleri olmak üzere birçok hastalıkla cep telefonları arasında bir ilişki olup olmadığını saptamak. İki koldan yürütülen çalışmalar için beş yılda 25 milyon dolar harcandı. Bir yandan epidemiyolojik araştırma sürdürüldü; bir yandan da laboratuvarlarda deneyler yapıldı. Laboratuvar çalışmaları iki konu üzerinde yoğunlaştı: Beyin tümörü oluşumu ve genetik yapının değişimi.
Bu sırada Avrupa ve Avustralya'da da konuyla ilgili birçok araştırma yapıldı; hâlâ süren çok sayıda araştırma da var. Bunlardan birkaçında düşük düzeyli radyo dalgalarının hayvanların bağışıklık ve sinir sistemlerinde bozukluklara, davranışlarında değişimlere yol açtığı ve kanser oluşumunu hızlandırdığı gözlendi. Örneğin Avustralya'daki bir araştırmada, fareler 18 ay boyunca cep telefonunun yaydığı mikrodalgaların etkisinde bırakıldı. Bu farelerde kanser oluşum oranının normal farelere göre iki kat arttığı saptandı.
İsveçli Dr.Lennart Hardell'in araştırmasının geçen yıl Mayıs ayında yayımladığı sonucu: Cep telefonu kullanımı insanlarda beyin tümörü oluşumunu hızlandırmıyordu ; ama beyni tümörlü hastaların, telefon tuttukları tarafta tümör oluşma oranının 2,5 kat fazla olduğu ortaya çıktı. Aynı araştırma ABD'de de yapılmış ve aynı sonuçlara ulaşılmıştı.
En önemli gelişmeyse, WTR'nin beş yıllık araştırmasının sonuçlarını açıklaması oldu. Araştırmanın başındaki Dr. George Carlo "Bu veriler insanlarla doğrudan ilişkili ilk verilerdir. Bunlara göre cep telefonu yayınları insanlarda beyin tümörü rüskini biraz artırıyor, insan kan hücrelerini etkiliyor ve farelerde de DNA bozukluklarına yol açıyor." diyor. Telefon şirketlerince desteklenen bir araştırma kurumundan böyle bir açıklamanın gelmesi çok önemliydi.
Sağlığımızı tehlikeye atacağımıza, cep telefonlarımız acil durumlar dışında kullanmamaya çalışalım. Böylece hem beynimiz, hem de cebimiz rahat eder.

Devamını oku

Teklonojinin Eğitimde Teknolojinin Rolü Nedir?

Eğer teknoloji yukarıda sunulduğu şekli ile algılanırsa, teknolojinin insan hayatında çok önemli bir yer tuttuğu da rahatlıkla anlaşılır. Bu nedenle konumuz teknolojiyi kullanmak ya da kullanmamak değil, insan hayatında teknolojinin nasıl bir yeri ve konumu olacağıdır. Bu üzerinde birçok değerli kişi ve kuruluşun çalıştığı önemli bir konu olmuştur. 
1. Herbert Simon teknolojiyi insanın kendi yapay iç dünyasıyla dış çevre (doğa) arasında bir ara-yüz olarak görmektedir. 
2. Carnegie Komisyonunun bu konuyla ilgili vardığı sonuç şöyledir: "Teknoloji öğretimde yardımcı bir rol üstlenmelidir, öğretimin amacı haline getirilmemelidir. 
Teknoloji sadece var olduğu için kullanılmaya çalışılmamalı ya da teknoloji kullanılmadığında çağ dışı kalınacakmış gibi bir korkuya kapılmamalıdır. Bizler, gelişmiş teknoloji kullanımının öğretimde doyum ve başarıya ulaşabilmek için tek başına yeterli olduğuna inanmıyoruz. Birçok ders için dönemde birkaç saatlik teknoloji desteği yeterli olmaktadır. Bazı dersler için teknoloji, dönemin yarısından çoğunda kullanılabilir; ama bütün bir dönemde böylesine bir teknoloji desteğine ihtiyaç duyulabileceği ders sayısı yok denebilecek kadar azdır 
3. Eğitimi etkileyen teknolojik gelişmeleri tartışan çok fazla yayın, makale vardır. Bunlar arasında dikkat çekici olanlar aşağıya çıkarılmıştır. 
a) Alfabe, insanoğlunun bilgiyi paylaşması, kaydetmesi, ve saklaması için entelektüel bir araç olmuştur. Kağıdın icadı ve yazım araçlarının geliştirilmesi, alfabe yardımıyla yapılan işlemlerin daha kolay gerçekleştirilebildiği bir süreci başlatmıştır. Kitap, birçok sayfadan oluşan, değişik tasarımlara sahip, sunmak istediği bilgiyi sıralı olarak veren bir araç olarak düşünülebilir. Kısaca kitap, teknik açıdan bakıldığında televizyon gibi, bilgisayar gibi vermek istediği bilgiden farklı bir yapıya sahip bir araçtır. Matbaanın icadından sonra kitap yaygınlaşarak hemen herkesin ulaşabildiği bir araç oldu. Karatahta hem öğrencinin hem de öğretmenin aynı anda aynı konu üzerinde çalışabilmesine olanak sağlayan ilk sınıf içi iletişim araçlarından birisidir. Okul otobüsü öğrencilerin uzak yerlerden öğretim yerlerine taşınması ve dolayısıyla uygun eğitim ortamının sağlanması açısından bir öğretim aracı olarak görülebilir.
b) Engler teknolojiyi eğitimin ayrılmaz bir parçası olarak görmektedir. Şöyle der: "eğer eğitim her yönüyle öğretmen, öğrenci, ve çevre arasındaki bir iletişim ağı olarak görülürse, o zaman öğretim teknolojisinin bu ilişkileri tanımlamada önemli bir görevi olduğu anlaşılabilir" 
c) Indiana University'den Robert Heinich öğretmenlerin eğitim teknolojisine yaklaşımlarını şöyle dile getirmektedir: 
"Peter Drucker'in bir makalesinde söyledikleri büyük oranda yanlış anlaşılmıştır; bu makalede kısaca şöyle denmekteydi: -öğrenme ve öğretme, yeni yöntemlerden, hayatın başka hiçbir safhasının etkilenmeyeceği kadar derinden etkilenecektir. İnsanoğlunun en muhafazakar olduğu bu eski öğretme sanatında yeni yaklaşımlara, yöntem ve araçlara ihtiyaç vardır. Bu yeni geliştirilecek yöntemler sayesinde, öğretmenler beceri ve yeterliliklerini arttırarak daha etkili olacaklardır. Bu sayede öğretme, henüz araçları ile günümüze ayak uyduramamış geleneksel bir sanat olsa da, sıradan bir insanın üstün bir performans sergileyebilmesini olanaklı kılacaktır.- Yanlış anlaşıldığından bahsettim; çünkü birçok eğitimci bu makaleyi okuduktan sonra başlarını sallayacak ve kullanılacak araçlar sayesinde sınıf içerisinde öğrenim başarısının artacağını düşüneceklerdir. Fakat burada asıl söylenmek istenen, ancak öğretim teknolojileri kullanıldığında sıradan bir insanın üstün bir performans gösterebileceğidir; yoksa gelişmiş teknoloji kullanmak tek başına yeterli olmayacaktır.

Devamını oku

Teknoloji Nedir?

Sözlük anlamı "bilginin, sanayideki işlemlerde sistematik olarak uygulamaya alınması" demek olan teknoloji, geniş anlamda, araştırma, geliştirme, üretim, pazarlama, satış ve satış sonrası hizmeti kapsayan bir sanayi sürecinin, etkin ve verimli bir biçimde gerçekleştirilmesi için kullanılabilecek bilgi ve becerilerin tümüdür. Teknolojik yenilik de, "üretim süreçlerinde yenilik, yeni ürünler ve yeni kurumsal örgütlenme biçimleri" olarak tanımlanmaktadır. 
Gelişmiş ülkelerde, ürün rekabeti, bilimsel ve teknolojik yetkinlik rekabetine dönüşmüştür. Klasik anlamda rekabet gücünü belirleyen faktörler arasında doğal hammadde kaynaklarının bolluğu, ucuz işçilik gibi temel üretim faktörleri yer alırken, günümüzde ileri ve özellikli üretim faktörleri belirleyici duruma gelmiştir. İleri üretim faktörleri, nitelikli iş gücünü, Ar-Ge altyapısını, modern bir haberleşme ağını ve bilişim (enformasyon) teknolojilerinin etkin kullanımını içerirken, özellikli üretim faktörleri, belirli alanlarda yoğunlaşmış bilgi ve beceriye sahip iş gücü ile bilgi ve deneyim birikimini içermektedir.
Diğer yandan, başta elektronik, enerji, bilişim, uzay, biyomühendislik, organik kimya endüstrileri gibi "bilim ve teknoloji temelli" sektörler ile bunların bir bileşkesi olan savunma sanayii, en yüksek oranda katma değer yaratan, dolayısı ile toplumsal refaha katkıları en yüksek olan sanayi dalları olarak ortaya çıkmaktadırlar.
  
Devamını oku
Sade TürkçeBlogger·Teması Temanın Tasarımcısı